Murat Yüksel | Blog

Japonya Gezim

Son yazımın üzerinden neredeyse 4 sene geçmiş, bi yandan özlemişim buraları. Bi yandan da yazmaya üşenmek diye de bi gerçek var. Neyse ki üzerine yazmayı çok istediğim bir konu var artık: Japonya gezim. Nasıl anlatsam, nereden başlasam çok bilemedim ama şöyle olsa daha iyi olacak sanırım: önce kronolojik olarak planlamadan başlayıp gün gün nerelere gittiğimi yazayım, ikinci olarak da konu başlıklarına göre ayırıp görüşlerimi yazayım istiyorum.

Buraya da her bir başlığa içindekiler kıvamında birer link koyucam ki kaybolursanız ya da tamamını değil ilgilinizi çeken yeri okumak isterseniz buradan istediğiniz yere ışınlanabilirsiniz.

1- Neden Japonya
2- Hazırlık Süreci
3- Gün 1: Varış – Fukuoka – Ohori Maizuru Park
4- Gün 2: Hiroshima Miyajima
5- Gün 3: Osaka
6- Gün 4: Kyoto – Aoi Matsuri ve Filozof yürüyüşü
7- Gün 5: Kyoto – Arashiyama
8- Gün 6: Kyoto – Nara Park ve Fushimi Inari
9- Gün 7: Tokyo – East Gardens, Kyu Shiba Rikyu, Tokyo Tower, Ginza
10- Gün 8: Tokyo – Tokyo Sky Tower, Sumo Arena, Sensoji, Akihabara
11- Gün 9: Tokyo – Ueno, Sanja Matsuri, Shibuya, Shinjuku
12- Gün 10: Hiroshima – Ueno, Sanja Matsuri, Shibuya, Shinjuku
13- Gün 11: Fukuoka – Canal City

14- Yemekler
15- Benzerlikler
16- Farklılıklar
17- İlginç Bilgiler

18- Sonuç

 

Tüm Resimler
Fukuoka Resimler
Miyajima Resimler
Osaka Resimler
Osaka Science Museum
Kyoto Aoi Matsuri
Kyoto Ginkakuji Higashiyama
Kyoto Philosophers Path – Honen-in – Zenrin-ji
Kyoto Nanzenji Temple
Kyoto Yasaka Shrine
Kyoto Gion Corner
Kyoto Arashiyama Scenic Railway
Kyoto Arashiyama Preserved Street
Kyoto Arashiyama Monkey Park
Kyoto Arashiyama
Kyoto Bamboo Grove
Kyoto Genel
Kyoto Fushimi Inari Taisha
Nara Park – Todaiji – Kasuga Taisha
Nara Isuien Garden
Tokyo Tower – Zojoji
Tokyo Imperial Palace East Gardens
Tokyo Kyu Shiba Rikyu Garden
Tokyo Ueno Park
Tokyo National Museum
Tokyo Sensoji Temple – Sanja Matsuri
Tokyo Shibuya
Hiroshima

Japonya Ne Alaka

Arkadaşlarım bilir, daha önce bir yabancı ülke görmedim. Ara ara Türkiye içinde gezsem de Japonya benim için büyük bir adımdı gerçekten. Peki neden Japonya? Aslında bunun tarihi taa 13-14 yaşlarında ataride Tsubasa oynadığım yıllara kadar dayanır. O zamanlar kardeşimle oyunu oynarken farkında değildik ama oyunda Japonca karakterleri çözmeye çalışıyorduk. Pas için k’ye benzeyen karakterle başlayan seçeneği seçmeyi biliyorduk ama onun hiragana わ olduğunu bilmiyorduk. Hatta her maç sonrası, kaldığımız yerden devam etmemizi sağlayan 4 kelimelik Japonca kodu da bol bol kağıtlara yazmışlığımız da var. Bunun dışında Japonya hep aklımda dost ülke, ileri teknoloji, iyi ve saygılı insanlar kelimeleriyle yer etmişti. Peki ne oldu da o bileti aldım?

Bir yıl kadar önce bi şekilde lazım olur diye pasaportu çıkarttım. Aklımda da bi yerlere gezmeye gitmek var sürekli ama yeri kestiremiyorum. Balkanlar var, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan yakın yerler en azından… Avrupayı düşünüyorum ama nedense “vize” mevzusu, kafalarına göre kabul etmeme ihtimalleri, sadece ülkelerine giriyoruz diye para vermek çok itici geliyor. Neyse bi kere yıllık izni yurt dışı için kullanıcam dedikten sonra Skyscanner’dan uçak fiyatları taramaya başladım. Nedense gözüm hep uzak doğuya kayıyor. Fiyatlar da açıkçası idare edilebilir gibi geldi. Bi süre Japonya’yı da dahil eden güzergahları (Singapur – Japonya – Türkiye, Kore – Japonya – Türkiye, Tayland – Japonya – Türkiye…) izlemeye fiyatlarını takip etmeye başladım. 2 hafta belki biraz daha fazla zaman geçmişti, ara ara indirim var diye bildirimler geliyordu, ben de açıp farklı rotaları deniyordum. Yine farklı kombinasyon denemelerimden birinde Japonya’nın Fukuoka şehrine inersem daha ucuz olduğunu fark ettim. Fiyat o zamana kadar bulduğum en iyi fiyattan yaklaşık %20 daha ucuzdu. Arkadaşım da yanımdaydı, ona da söyledim. O da güzel bi laf etti: “Eğer bu bileti almazsan bulacak bahanen olur her zaman ve gitmezsin. Gideceksen al bu bileti” Ben de hak verdim, kendimi biliyorum. O yüzden aldım o bileti. Gerisi araştırma ve planlama sürecine kaldı. Kime bunu söylesem büyük cesaret işi olduğunu söyledi ama yazının sonlarına doğru siz de anlayacaksınız, Japonya ilk yurt dışı deneyimi için sanılanın aksine gayet uygun bir yer.

Hazırlık Süreci

Bileti alana kadar Facebook’tan ve gezgin bloglarından biraz biraz okumuştum ne yapılır ne edilir diye. Uzun aramalar okumalar haritada gezmeler sonucunda fazla bile hazırlandığımı söyleyebilirim. Maddi kısmı ufak bi hesap kitap sonucu her ay kenara biraz para atarak halledebileceğimi fark ettim. Bu konudan ekonomi başlığında daha detaylıca bahsedicem. Dil konusu için Memrise diye bir uygulama buldum, daha doğrusu bir iki başka uygulama denedikten sonra bunda kaldım. Size her gün 5-10 kelime öğretiyor, okunuşu ve Latin alfabesi ile yazılışı ile. Daha sonra sürekli en son kendiniz ezbere yazabilinceye kadar tekrar ettirerek ezberletiyor. Her gün önceki günlerin kelimelerini de tekrarlarınız arasına serpiştirerek unutmanıza engel oluyor. Yanlış cevapladığınızda o kelimeyle daha sık karşılaşıyorsunuz. Faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Hatta bazı kelimeleri bilmem Japonları şaşırttığı bile oldu.

Aliexpress’ten 50 LT’lik bir sırt çantası sipariş ettim. Bu boyutta çantayı eğer çok da tıka basa doldurmazsanız uçağa el bagajı olarak sokabiliyorsunuz. Benim de hedefim o çanta kadar eşya götürmekti. Gezimin tarihleri Japonya’da baharın geldiği yazın sıcaklarının da çok ağırlaşmadığı döneme denk geliyordu. Yine de garantici biri olarak yağmurluk ve ufak bi şemsiye aldım. Ceket almayı ihmal etmedim. Onun dışında genelde tişört kot, bi tane biraz daha kalınca bir üst ile kıyafetleri tamamladım.

Japon adetlerinden biri de seyahat sonrası tatlı bir şeyler getirmekmiş. (omiyage) Ben de bunu öğrenince ufak kutularda lokum bulup bir kaç kutu attım çantaya. Japonya’da elektrik prizleri yuvarlak değil düz. Daha da önemlisi 220 Volt 50 Hertz değil 100 Volt 60 Hertz. Bunu göz önünde bulundurarak şarj aletlerinizin o ufak ufak yazılarını kontrol etmenizde fayda var. Benim şarj aletlerinden biri 100-220 V olduğu için sıkıntı olmadı. Priz için de bi universal dönüştürücü aldım. Yine Aliexpress gibi sitelerde 10TL civarına bulunabiliyor. Beklemek istemezseniz Migrosta falan da gördüm.

Gezi planı yaparken de bir planlama aracına çok ihtiyaç duydum, bir kaç site uygulama denedikten sonra inspirock.com ile karşılaştım. Aradığım özelliklerin tamamını veren tek site diyebilirim. Hangi gün hangi şehirde olacağınızı işaretleyip, gün gün hangi saat nereye gideceğinizi giriyorsunuz. Size zaten dolu bir takvim ile geliyor ama takvimdekiler genelde sizin planınızla uyuşmaz onları temizliyorsunuz. Sonra eklerken de turistik yerlerin listesinden istediğinizi seçiyorsunuz. Inspirock sizin için o saatte o gün orası açık mı, o saatte başka planınız var mı, planınızdaki önceki yer ile arasındaki mesafe ve varış süresini hesaplayarak ilgili yere yerleştiriyor. Biraz kurcaladıktan plan yapmanın gayet zevkli olabileceğini göreceksiniz. Benim buradaki sıkıntım yapmak istediğim şeylerin çok zamanın az olmasıydı. O yüzden biraz tıka basa doldurdum planı, o yüzden de bazı yerlere gidemedim, ya da çok daha az zaman ayırmak zorunda kaldım. Yine de basit bir to do listten çok daha fazla yararlandım.

Hazırlık için ikinci önemli şey ise ulaşım. Öncelikle eğer bol şehir değiştirecekseniz ve hızlı tren kullanacaksanız turistlere özel JRPass almanızda fayda var. Bu haftalık ya da 2 haftalık alınan sınırsız tren bileti denebilir. Japonya’te bizdeki TCDD gibi tek raylı ulaşım firması yok. O yüzden şehir içlerinden subway denilenlere ya da bazı bölgelerdeki özel firmalara ait hatlara binemeyeceksiniz, ya da parasını vermeniz gerekecek. Yine de şunu söyleyebilirim, benim gibi 4-5 şehir görecekseniz almaya değer. Bunun bölgesel olanları, otobüsler için olanları da varmış ama ben ülke genelinde geçerli olanı tercih ettim. Gezeceğiniz yere göre en uygun olana bakmak lazım. Ulaşım demişken offline harita uygulaması indirmeyi de unutmamak lazım. Bendeki 2 uygulamadan birinde metro hatları bulunmuyordu. Japonya’da böyle bi haritanın pek bir anlamı yok. Yol sorarken bile genelde şu durak nerede diye sorduğum için durak isimlerini bilmek iyi oluyor.

Bunun dışında merakınız varsa biraz anime ya da Japonca filmler seyretmek, kültürlerini din/dil/tarihlerini araştırmaktan zarar gelmez. Şunu söylemekte de fayda var, gitmiş görmüş kişilerin hikayelerini, yorumlarını okurken bu tecrübelerin ona özel olabileceğini unutmamak gerekiyor. Yani koskoca bir ülkeden bahsediyoruz. Aslında aradığınız her şeyi bulabilirsiniz demek bu, eğlence mekanları, sanat, kültür, deniz, din, spor… Bu yüzden giden kişilerin de tecrübeleri yaşadıkları çok farklılık gösterebiliyor. Kimisi Kyoto’ya gittim çok sıkıldım diyebilirken, benim gibi biri hayatımın şehri diyebilir.

Hazırlık sürecine vize ile ilgili bir şey yazmıyorum çünkü vize istemeyen bir ülke, girişte de hiç bir şey sormadılar, ufak bir form dolduruyorsunuz sadece. Dikkat edilecek bir şey eğer aktarma yapıyorsanız aktarma yaptığınız ülke transit vizesi istiyor mu kontrol edin. Bir de Kore’de eğer aktarmam daha uzun sürseydi hava alanının düzenlediği şehir içi turlara katılabiliyordum. Bunu sağlayan birkaç hava alanı var (Atatürk ve Singapur’da da bu var)

Maddi hazırlık için ekleyeceğim bir şey var. Ben plan yapmaya başladıktan sonra 2-3 ay maaştan artanı dolara çevirip kenara attım. Gitmeden de orada 2-3 gün yetecek kadar parayı Yen’e çevirtip öyle gittim. Orada her zaman exchange ofis bulamayabiliyorsunuz. Örneğin pazar günü açık bulamazsınız kesinlikle, hava alanında da ciddi anlamda kazık yiyorsunuz, dönüşte en son kalan ufak paraları çevirirken gördüm kazığın boyutunu.

Bir de kalacak yer olayı var. Couchsurfing olayını değerlendirebilirsiniz evet ama açıkçası pek sürpriz yaşamak istemediğimden, ayrıca birazcık daha pahalı olması olasılığına rağmen metro güzergahından uzaklaşmak istemediğimden hotel/hostellerden yer ayırttım. 1-2 ay önceden yer baksanız ve ücretsiz iptalli yerlerden yer ayırtsanız iyi edersiniz son aya kalırsa hem yer bulamayabiliyorsunuz, hem de eğer ücretsiz iptaliniz varsa sonradan uygun bulsanız da değiştirebiliyorsunuz. Benim kalacağım yerler 1 ay öncesinden %90 hazırdı. Bir de gideceğiniz tarihlerde oralarda özel bir etkinlik festival var mı diye de bakmak faydalı olabilir, o dönemler doluluk oranları ve fiyatlar artabiliyor.

Gün 1: Varış – Fukuoka

Uzun bir yolculuktan sonra (2 aktarma toplam 20 saat) ilk olarak Fukuoka’ya akşam saatlerinde indim. Önceden öğrendiğim üzere metroya koştum. İlk işim IC kart çıkartmak oldu. Bu kartlar bizim İstanbul karta benziyor, içine para atıp kullanıyorsunuz. Ama sadece metroda değil, bazı marketlerde, yol kenarlarındaki bazı otomatlarda, hatta bazı müze girişlerinde bile geçerli olabiliyor. Kart alması da basit, para yüklenilen otomatlardan 500 yen depozito ile kart alabiliyosunuz. Geziniz bittiğinde görevlinin yardımıyla içindeki parayı ve depozitonuzu geri alıyorsunuz.

Bir de ufak hatırlatma; Japonya’da metroya girerken eğer IC kart basmadıysanız bilet alıyorsunuz, bu bileti atmayın, çıkışta göstermeniz gerekiyor. Çünkü burda her yer aynı fiyat değil, atıyorum 3 durak sonrası için 170 yen veriyorsanız 10 durak sonrası için 260 yen veriyorsunuz. Bu yüzden indiğiniz durak önemli, bileti de saklayıp turnikeden geçerken görevliye gösteriyorsunuz. IC kartı olanlar için durum daha kolay, girerken de çıkarken de basıyorsunuz, kendisi hesaplayıp hesabınızdan düşüyor.

İkinci iş oteli bulmak; bu sandığımdan biraz daha zor oldu açıkçası. Sırtınızda tam dolu 50 LT çanta ve bir de ufak sırt çantası ile haritadaki yeri arıyorsunuz. Fukuoka diğer yazacağım yerlere göre daha az turist çeken bir yer olduğu için burada yerlerin Romaji (Japoncanın Latin alfabesi ile yazılanı) yazılar bulamıyorsunuz. Ben de bunun kurbanı olarak bir iki sokak gezip en son birine sorayım dedim. Kadın şöyle arkama doğru baktı işte burası dedi. Meğer az önce önünden geçmişim. 🙂 O geceyi orada güzelce dinlenip yol yorgunluğunu atarak geçirdim. Uluslar arası uçuşlarda sizi aç bırakmıyorlar, bu güzel, yatmadan da çantama hazırlayıp koyduğum ufak sandviçlerden yedim. Sabah erkenden kalkıp yakınlardaki Ohori ve Maizuru parkları dolandım.

Resimlerine buradan ulaşabilirsiniz: https://goo.gl/photos/ewYAku3t9QuHbWu79

JRPass’ı bilete çevirecek ofis 10’da açılıyordu. Ben de 10’a doğru otele dönüp çıkışımı yapıp Hakata istasyonuna yola koyuldum. Önce JRPass’ımı aldım sonra da Hiroshima için bilet ayırtıp treni beklemeye başladım. Şehirler arasın yolculuklarda trende dikkat edilmesi gereken bir şey var. Bu trenlerin genelde ilk 3 vagonu rezervasyon dışı oluyor. İsterseniz bilet almadan JRPass’inizi gösterip girip bu rezerve edilmemiş vagonlar için sıraya girebiliyorsunuz, vaktiniz var ve biletler bitmemişse de bilet alıp diğer vagonlarda numaralı olarak oturabiliyorsunuz. Rezervesiz olan için ise kalabalık bir zamana ve istasyona denk gelirseniz oturacak yer bulamayabilirsiniz onu da hatırlatayım.

Gün 2: Hiroshima Miyajima

Sabah 12’ye doğru Hiroshima’da oldum. Aslında ilk planlarımda buraya daha erken geçip Hiroshima müzesi, Barış parkını gezip, bi okonomiyaki yiyip sonra öğleden sonra 1-2 gibi Miyajima adasına geçmek vardı. Fakat JRPass ofisi 10’da açıldığı için bu saate kaldım. Miyajima adası Hiroshima’ya 20-25 dk tren mesafesinde, inince feribot ile karşıya adaya geçebiliyorsunuz. Bu ikisinde de JRPass geçiyor sadece gösterip geçiyorsunuz. Aceleye gelince mecburen direk adaya geçtim. Tabi çantalar sırtımda, adanın önemli bir kısmını (zaten gezeceğim yerler) geçerek hostele vardım. Burada çantamı bırakıp kendimi dışarı attım. Bu ada özellikle yakınlara gelenlerin uğramadan gitmediği bir yer. En önemli özelliği de Itsukushima shrine’a ait torii kapısı. Gün içerisinde gelgit etkisi ile bu kapının dibi su ile doluyor ve sanki suda yüzüyormuş gibi bir görünüm oluyor. Yaklaşık 11-12 saatlik döngülerle sular çekilip tekrar geliyor. Sular çekildiğinde insanlar akın akın kapının dibine kadar gidip resim çekiliyor. Bunun dışında adada serbest şekilde geyikler dolaşıyor. Özellikle iskeleye yakın olanlar inanlarla çok yüz göz olmaktan şımarmış sanırım. Ben de ilk fotoğraf çekeyim derken istasyondan aldığım ada haritasını kaptırdım, yarısını yedi hayvan.

Adanın istiridyesi ve deniz yıldızı şeklide şekerlemesi ünlü. Yemek için başka şeyler arıyorsanız merkez civarında kurulan tezgahlardan dil, ahtapot, tavuk gibi şeyler yiyebilir (dil yedim gayet güzeldi tavsiye ederim, biraz sert ama tat olarak daha normal ve doyurucu) ya da restoranlarda normal Japon mutfağından (noodle, udon, pilav, et …) devam edebilirsiniz.

Adanın tepesine doğru 3 farklı yoldan yürüyebiliyorsunuz. Ortadaki yolu takip ederseniz teleferikle tepeye çıkabilirsiniz. Bu yollar yine nereden baksanız en azından yarım saat bir saat dikine yürümeyi gerektiriyor. Ben de biraz enerji kalsın diyerekten kırmızı köprüye kadar yürüyüp geri döndüm. Merkezde bulunan tapınaklarda fotoğraflar çekildikten sonra da adanın doğusuna doğru yürüyüşe çıktım. Bu kısım biraz daha sessiz ama yürüyüş için mükemmel diyebilirim. Adada saat 5-6’dan sonra açık dükkan neredeyse hiç kalmıyor. Ama tapınakların ve sahilin ışıklandırmasını gördükten sonra geceyi burada geçirdiğime sevindim diyebilirim.

Kaldığım hostel de cidden çok huzurluydu (Miyajima Guest House Mikunya), odadan çıktığınızda önünüzde güzel düzenlenmiş bir bahçe buluyorsunuz. Mutfağı geniş ve kahvaltı için yeterli malzeme ücretsiz olarak sağlanıyor. Ayrılmadan yanımda getirdiğim lokumları da ikram ettim çok hoşlarına gitti. Evin sahibinin (hostel değil de ev diyor biz de onun misafirleriyiz) otantik eşyalardan oluşan bir de köşesi vardı, yine yanımda getirdiğim nazar boncuklu süsü de verip, karşılığında hediye ettiği, şans getirdiğini söylediği boncuklu bir süsü alıp oradan ayrıldım.

Resimler: https://goo.gl/photos/vcbYzQaYQKjCUpF19

Gün 3: Osaka

Osaka’ya vardığımda sabah 11 civarıydı aslında gayet erken vardım sayıyorum kendimi. Oteli de Shin-Osaka istasyonuna çok yakın seçmiştim. Yine her zamanki gibi gidip çantamı bıraktım. Sonra da en yakın hedef Osaka Bilim Müzesine yürümeye başladım.

Bilim Müzesi Resimleri: https://goo.gl/photos/f3LLa835x6DZoDSU8

Müzede çocukluğuma döndüm diyebilirim 🙂 Orta okul lisede lakabım NASA’ydı, bilimsel kitaplar okumayı çok severdim, o zamanlara bi gittim geldim. Normalde 1 saatte çıkarım diyordum ama 4 kat müzeyi anca 2 saatte bitirebildim. Sonraki durak Osaka kalesi, zamandan tasarruf için metroyu kullandım bu sefer. Osaka’da metro sistemi karışık gözükse de gayet kolay aslında. Şehir merkezini ortasına alan halka şeklinde bi hat var genelde bu hat üzerinde gidiyorsunuz. Hat üzerindeki bi durak da Osaka Kalesi durağı. Duraktan indiğinizde sizi kaleyi çevreleyen park girişinde amatör müzik dans grupları karşılıyor. Gayet sağlam yer altı grupları da gördüm, konser verse para verip izlersin o derece. Parka doğru ilerledikçe parkın öyle küçük olmadığını anlıyorsunuz. Bu aşamada biraz açlık hissedip tezgahtan takoyaki aldım. Püre gibi bi harcın içinde ahtapot ayaklarından oluşan top şeklinde bi yemek bi pakete 8 tane koyuyorlar. Ben nedense pek sevmedim. Şöyle açıkliyim sıcak yemek gerekiyor soğuyunca tadı bir şeye benzemiyo, çok sıcakken de ben yiyemedim ağzım yandı 😀

Park içinde bir de sahne var bilmiyorum ücretli mi ama gayet sağlam konser vardı ben oradayken bir kaç şarkıyı dışarıdan dinledim sonra alana gideyim derken bitti dağıldılar. Fakat iyi oldu çünkü daha fazla oyalansaydım güneş batmadan kaleyi göremezdim. Kale hakikaten kale, iç içe döne döne koridorlarla ulaşıyorsunuz, çevresinde de dev bir hendek var. Yanına varınca ise manzara gayet güzel. Saat 4-5 civarıydı sanırım bir tarafınızda Osaka manzarası, diğer tarafta şu manzara:

Burada güneşin batışını izledikten sonra Osaka’nın daha renkli, ışıklı gürültülü taraflarına doğru yola koyuldum. Planım Tennoji istasyonunda inip oradaki parkın içinden geçip Shinsekai’den geçip Dotonbori’ye kadar yürümekti. Shinsekai’nin o janjanlı tabelaları, ışıklı, heykelli, renkli restoranları arasından yürüdüm fakat Dotonbori’nin yönü konusunda emin olamadım.

Işıkların verdiği sersemlikle terse yürümiyim diye birine sorayım dedim. Bisikletli 2 kişi duruyordu yolun kenarında, yaklaştım sordum “Dotonbori, this way?” diye. Adam da durdu gösterdi yönü, bu tarafa yol sağ sol yapıyo demeye çalıştı sanırım eliyle. Ben de teşekkür ettim o yöne doğru yürümeye başladım. Daha sokağın sonuna yeni varmıştım ki yolu tarif eden adam geldi yanıma indi bisikletten yine hareketlerle ben götüreyim seni dedi. Beraber yürümeye başladık. Ara ara nerelisin, ne kadar kalacaksın gibi sorularla muhabbet etmeye çalıştık ama İngilizcesi pek iyi olmadığından her soruda 2 dakika düşünerek soruyordu. Ben de bildiğim 3-5 kelime Japoncayı cümle içerisinde kullanmaya çabaladım anlaştık bir şekilde. Sonunda ünlü Glico Man tabelasının önüne kadar geldik. Burada adettir her gelen bi fotoğraf çekilir diye benim fotoğrafımı da çektirdim. Bi ara muhabbet açlığa geldi, sordu aç mısın diye. Ben de çok değil dedim ama bira içecek bildiğin bi yer var mı diye de sordum. Bi düşündü sonra eliyle gel gel diye işaret etti. Şirin bi bar kafeye girdik. Önceden tanışıyorlarmış sanırım çalışanlarla selam sabahtan sonra beni anlatmaya başladı çalışanlara. Bu sefer onlarda da bi meraklı gözler yeni sorular, yine dil bariyeri ama her anlaşılan cümle sonunda zafer edası… Google translate yüklü, offline çeviri de açık ama veriyorum yazın diye Japonca klavye yok. 😀 Neyse garson kız işi çözdü de kendi telefonundan biraz çeviri yapabildik. Herhalde orada Memrize’da ezberlediğim bütün kelimeleri kullanmışımdır.

Birer bira ile birlikte ilginç sunumlu bi makarna yedik. Anlatamıyorum izlemeniz lazım, peynir kalıbı içinde makarnayı ateş ile iyice bulayıp üzerine yumurta sarısı ve karabiber: Video

Ben bu arada yer misin dediklerinde ne kadardı falan diye soruyorum. Yolu gösteren adam demesin mi benden diye. Yahu yok diyorum bölüşelim diyorum. Nuh diyo peygamber demiyor. Sonunda yemek bitti muhabbet bitti biz de kalktık. Yine arkadaşın yardımıyla metronun yolunu tuttum.

Osaka Resimleri: https://goo.gl/photos/pg18wrmfJBscZshc7

Gün 4: Kyoto – Aoi Matsuri ve Filozof yürüyüşü

Yine sabahın erken saatlerinde yola koyuldum, saat 10’da Kyoto’daki festivale yetişmem gerekiyordu. Osaka’dan çıktığımda sanırım yedi buçuk falandı. 9 gibi Kyoto’daki hostele varmıştım. Yanıma ilk aldığım Yen’ler bitmek üzereydi, önce Kyoto istasyonunun yanındaki postahaneden dolar bozdurdum. (oranlar fena değildi normal change ofis kıvamında) Sonra da metroya atlayıp Imperial Palace’ın yolunu tuttum.

Büyük bi kalabalık Aoi Matsuri’yi seyretmek için o yöne gidiyordu. İnerken metronun hangi çıkışı alan girişine yakın emin olamadım. Şeker mi şeker genç bi çift vardı ben de onlara sordum. Onlar da biz de oraya gidiyoruz takip et dediler. Zaten kalabalığı takip etsem yetiyormuş ama iyi ki de sormuşum. Giderken başladık muhabbete nerelisin, ne zaman geldin, ne kadar kalacaksın… Öncelikle Türk olduğumu duyunca çok sevindiler. Ikawa (erkek olan) Tarih hocalarının Türklerle Japonlar kardeş millet dediğini söyledi. Minami Fransızca Ikawa da Almanca okuyor. Diller konusu açılınca birbirimize 3-5 kelime de öğretelim dedik. Türkçe’de ilk sordukları kelime “teşekkür ederim” oldu. Uzun uğraşlar sonucu teşekkür dedirtebildim, ederim kısmı 2. kura kaldı artık 🙂 Teşekkür etme olayı Japonya’da fazla yaygın, size yardım eden birinin bile size teşekkür ettiğini duyabilirsiniz. Biraz refleks gibi olmuş sanırım.

Aoi Matsuri’den fotoğraflar: https://goo.gl/photos/Zd4j6ehAJnDor3Eu8

Festival geçişten sonra kuzeydeki 2 farklı tapınağa kadar devam ediyor fakat biz asıl geçiti seyrettiğimizden onları takip etmedik. Ben gitmek istediğim güzergahı söyleyince bana yine metroya kadar eşlik ettiler. Sonunda onları birer nazar boncuğu hediye ederek uğurlayıp günün kalanını bol yürümeli güzergahta geçirdim.

Planım kuzeyde Ginkakuji Tapınağını gezip oradan aşağıya doğru filozof yürüyüşü denen yoldan devam etmek, yol boyunca göreceğim tapınaklarda da molalar verip fotoğraflar çekip yetişebilirsem Kiyamizudera’dan yetişemezsem Gion Corner’dan dönmekti. Tahmin edebileceğiniz gibi yetişemedim. Saat 6’ya doğru ancak Gion’da olabildim. Aslında yürüyüş hızında sıkıntı yoktu da yol cidden öyle hızlıca geçilip gidilecek gibi değildi.

Ginkakujiye giriş ücretliydi ama verdiğiniz paraya değecek güzellikte bir bahçesi var. Daha fazla Ginkakuji fotoğrafı için https://goo.gl/photos/44SsRWQNfMjZ6LDW6
buradan aşağı doğru döndüğünüzde bir dere ile beraber yemyeşil patika bir yolu takip ediyorsunuz. Burası aslında Sakura zamanında bembeyaz açan kiraz çiçekleri eşliğinde çok daha büyüleyici bi manzaraya sahip ama 2 hafta ile kaçırdım maalesef. Yine de içime İstanbul’da çekemediğim bi yıllık oksijeni çekip depolayarak yürüdüm.

Yol boyunca girdiğim tapınaklar ve bahçeleri de çok güzel manzaralara sahip ve genelde ücretsiz. Bu tapınaklardan birindeki felsefeyi da paylaşmak istiyorum: Listen, Think, Accept, Practice, Believe…
Philosopher Path fotoğrafları: https://goo.gl/photos/X22out2TpbQgvimr5

Yolun sonuna doğru yine büyük bir tapınak Nanzen ji ve Gion’a doğru döndüğünüzde karşılaşacağınız Yasaka Shrine da gayet güzel manzaralara sahip.
Nanzenji fotoğrafları: https://goo.gl/photos/tgi47L98HDT5RBF28
Yasaka fotoğrafları: https://goo.gl/photos/tQVLSLJk3n17K5hG8

Bu arada Yasaka Shrine girişinde ufak yiyecek satan tezgahlarda döner satan bir Japon teyzeye de rastladım. Pek ses etmedim ama döneri pek dönere benzemiyordu, e tabi tecrübe eksikliği. Bir de başka bir tezgahta da jel şeklinde üzeri pudralı bir tatlı satılıyordu, şekli ve yapılışını bizim lokumlara benzettim ama tadacak vaktim yoktu.

Akşam yemeğinden önce günün son noktası Gion civarıydı. Burada Gion Corner denen bina geyşaların bulunduğu yermiş, özellikle bu sokaklarda görmek mümkün dediler. Ben de oralardan geçerken bir geyşa ablamıza rastladım ama açıkçası çevredekilerin tepkilerine şaşırmaktan başka pek bir şey hatırlamıyorum. Gören herkes sanki uzaylı görmüş gibi suratına suratına kamera tutup önün kesmeye falan çalıştı. Ben hayretle kadının ufak adımlarla insanları aşmaya çalışmasını seyretmekle meşguldüm. Kimse fotoğraf çekilmek ister mi, izin almak gerekir mi falan demiyor bi de üstüne üstüne gidiyordu. Geyşa abla yine de ufak ama hızlı adımlarla aradan sıvışıp kaçtı.
Bu arada bir çok yerde kimono kiralanabiliyor, meraklıları biraz yüksek de olsa ücretini ödeyip saatlik ya da günlük giyinip etrafı bu şekilde gezebiliyor. Ben bu şekilde gezen çok kişiye rastladım. Hatta Japonlar arasında da kimono ile dolaşmak gayet yaygın. Tabi biraz instagram beğeni kaygılarıyla yapılan hareketler olduğunu gözlemlemek çok zor olmuyor 🙂

Gion Corner fotoğrafları: https://goo.gl/photos/VugjQbudCRbRF6286

Gün 5: Kyoto – Arashiyama

Kyoto’daki ikinci gün rota doğudaki Arashiyama bölgesineydi. Bu bölgede ünlü Bambu Ormanı, Sagano romantik treni, Maymun Parkı, Preserved Street ve birkaç tapınak bulunuyor. Biraz daha güneyde bulunan Saihoji (Yosun) Tapınağı’nı da listeye eklemek isterdim ama giriş için ciddi bir prosedür var (2 kartpostal gönderiyorsunuz birinde kendi adresiniz yazılı, onlar 2. kartpostalı size imzalayıp geri gönderiyor, bu da sizin davetiyeniz oluyor, giriş yapacak kişi sayısı çok sınırlı) ve ciddi anlamda pahalı (yanlış bilmiyorsam 3000 yen)

Bu bölgeye JRPass geçerli olan hat ile gelebiliyorsunuz (Kyoto’nun kalanında şehir içinde genelde JRPass geçmiyor, 1 2 turistik otobüs hattı, Nara tarafına giden hatlardan biri ve Osaka tarafına giden hatta geçiyor) İstasyondan çıktığınızda eğer Nostaljik Sagano trenine binecekseniz bitişikteki istasyondan yer ayırtmanızda fayda var. Ben de ilk iş olarak öğleden sonra 4’e bilet aldım.

Sonra bir 10 dakikalık yürüyüş sonunda Bambu ağaçlarından oluşan küçük ormanın girişine geliyorsunuz. Buradan akın akın insan geçiyor, herkes tek başına ya da en azından fazla yakından geçen yabancı olmadan fotoğraf yakalama derdinde. Erken ya da geç saatlerde muhtemelen daha fazla şansınız olabilir. Ama yine de ufak taktiklerle benim gibi fotoğraflar yakalayabilirsiniz.

Diğer bambu ormanı fotoğrafları: https://goo.gl/photos/XfjU12R6EGFtmXfq5

Ormanın sonunda (birden fazla çıkışı var) parkın içinden geçerek Togetsukyo Köprüsünden karşıya geçerek Maymun parkının oraya doğru yürüdüm. Bu bölge geniş bir nehir ile birbirinden ayrılmış durumda. Nehir boyunca da kayıklar ile gezintiye de çıkabiliyorsunuz. Hatta amcalar tezgahı güzel kurmuş. Herkes şu resimde gördüğünüz uzaktan kumandalı oyuncak tekneyi görüp fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Takip edip gittiği yöne gidince görüyorsunuz amca bizi balık tutar gibi teknecilerin oraya sürüklüyormuş meğer. 

Maymun parkı ciddi anlamda yüksekte bir yer, durmadan yürüseniz bile yaklaşık 20 dk kadar dik yokuş çıkıyorsunuz döne döne. Giriş ücreti rakam hatırlamıyorum çok değildi. Yol boyunca maymunları ellemeyin, dışarıdan getirdiğiniz bir şeyle beslemeyin, yanında yemek göstermeyin, yanında yere çömelmeyin, gözüne gözüne fotoğraf makinesi tutmayın gibi uyarılarla karşılaşıyorsunuz. Bir de yolun yarısında güzellik yapmışlar yorulanlar için vantilatör koymuşlar. Yukarı çıktığınızda (daha önce de olabilir çünkü serbest dolaşıyorlar) maymunlarla karşılaşıyorsunuz, çevrenizde geziyorlar, görevlilerin ayaklarının dibine dolanıyorlar, bebeklerini taşıyıp, kulübedeki ziyaretçilerden yiyecek alıyorlar. Eğer maymunları beslemek istiyorsanız, özel hazırlanan kulübenin içinde 100 yene satılan paket fıstık ve meyveleri tel örgülü pencerelerden verebiliyorsunuz.

Maymun Parkı fotoğraflar: https://goo.gl/photos/pq4UmQxrbJvBdEsL8

Parktan sonra tekrar aynı yoldan körpü sonrasında da çarşı içinden istasyona döndüm, saat zaten neredeyse 3 olmuştu. Klasik bir Japon restoranında yemek yedikten sonra Sagano Nostaljik Treninin olduğu yere döndüm. Kalan vakti de buradaki nezih kafede geçirdikten sonra trene geçtim. Açıkçası çok da gerekli değilmiş ama yine de eğer insanların elleri kollarından fırsat bulursanız fotoğraf çekmelik güzel manzaralar yakalayabiliyorsunuz. Tren yolculuğunu çift yönlü yapabileceğiniz gibi tek yön gidiş alıp, indiğiniz yerde 3-5 dk yürüyüp JRPass ile Arashiyama’ya geri de dönebilirsiniz ben öyle yaptım. Dönüş için başka seçenekler de varmış ama ben uğraşmadım açıkçası.

Sagano Nostalji Treni fotoğrafları: https://goo.gl/photos/rZ2EewaoXqhqGgsM7

Tren yaklaşık bir saate yakın zamanınızı alıyor. Ben de 5’ten sonra Arashiyama sokaklarını yavaş yavaş gezerek kuzeye doğru Saga Toriimoto Preserved Street bölgesine gittim. Burada mimarisi korunmuş eski yapılar görebilirsiniz. Ya da yine yol boyunca görebileceğiniz tapınakları ziyaret edebilirsiniz. Benim gücüm yolun ikiye ayrıldığı şinto tapınağının oraya kadar yetti. Gittiğim saatte sokaklarda neredeyse kimse yoktu ama sokakların manzarası, temizliği, düzeni ve mimarisi bol bol fotoğraflamaya değerdi. Yine bu yol üzerinde Japon Oyuncak Bebek Müzesi de bulunuyor. Saati denk gelmediği için giremedim.

Preserved Street Fotoğrafları: https://goo.gl/photos/NmwGWQpwFnMcd1dh8

Buradan dönüşü de Arashiyama’ya kadar yayan yaptıktan sonra ayaklarda derman kalmayıp hostelin yolunu tuttum. O akşam hostele biraz daha erken dönebildiğimden birkaç gezginle de muhabbet kurdum. Birer bira yuvarlarken bana sonraki durak Tokyo hakkında tüyolar verdiler. Ben de kendilerini lokumla ödüllendirdim. 🙂 Kaldığım hostelden de bahsedeyim. Kyoto istasyonunun biraz güneyinde 5 dk yürüme mesafesinde bir gençlik hosteli, Mosaic Hostel. Adından da anlaşılacağı üzere bir çok farklı milletten genelde genç gezginler kalıyor. Giriş katı tamamen kafe bar şeklinde, oturma odası tadında dizayn edilmiş. Bilgisayarı, televizyonu, televizyonda oyunu kitapları, koltukları ile uyumak, tuvalet ve duş almak dışında ne yapacaksanız bu katta yapıyorsunuz. Üst katlarda ise kapsül otel mantığında odalarda uyuyorsunuz.

Arashiyama genel fotoğraflar: https://goo.gl/photos/GXBosbMr8U1rPo5y5

Gün 6: Kyoto – Nara Park ve Fushimi Inari

Bugünün rotası trenle 45 dk 1 saat mesafedeki Nara Park ve yine bu yönde Kyoto’ya 3-5 durak ötede Fushimi Inari tapınağı. Nara’da aslında gitsem mi dediğim bir de Horyu ji tapınağı vardı ama yeri Nara Park’tan biraz ötede (en azından yarım saat alacak) olduğu için rotaya dahil etmedim. Bu tapınak dünyanın en eski ahşap yapılarına ev sahipliği yapıyormuş.

Sabah erkenden Nara trenine atladım fakat dikkat etmediğim için ücretli olanına bindim, JR olana değil. Bi yandan iyi oldu çünkü JRPass geçen tren her durakta durduğu için çok yavaş gidiyormuş sonradan öğrendim. Nara’da indikten sonra Nara Park çıkışından işaretleri takip ederek ilerlediğinizde geyikler için kraker satan tezgahlar ve geyikleri besleyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Söylenene göre bu geyikler Japon geyiği olduğu için önünüzde eğiliyormuş. Tabi aslında şartlı refleks 🙂 Hatta eğilmek değil de kafa sallamak hatta headbang diyebiliriz, onlar için asıl mesele krakeri kapmak.

Benim rotam Kofuku ji, Isuien Garden, Todai ji, Kasuga Taisha şeklindeydi. Belirtmekte fayda var Japonya’da Budizm ve Shintoizm en geniş dinler. Budizm ilk zamanlarından itibaren ada sakinlerini ciddi olarak etkilemiş. Shintoizm ise bir dönem devlet dini olarak da belirlenmiş. Çeşitli dönemler aralarında ciddi mücadeleler verilse de en nihayetinde buralarda iki din de yan yana yaşayabilmiş. Genel olarak ayırt etmek için de ji ile bitenler Budist tapınağı taisha dediklerimiz de Shinto tapınağı diyebiliriz. Shinto tapınaklarının en bilindik sembolleri torii kapıları, kurtlar, samurai ve savaşçı figürleri iken budist tapınaklarda Buda heykelleri bulunuyor.

Önce çarşıdaki çoğunluğu henüz açılmamış dükkanların arasından geçerek Kofuku ji’ye doğru gittim. Burada her alanda birer gönüllü rehber de bulunuyor. Onların da yönlendirmesi ile harita üzerinde güzergah belirledik. İlk durak Isuien garden, burası da dahil olmak üzere Japonya’nın bir çok yerinde eski hükümdarların ya da üst tabaka kişilerin özenle hazırlanmış bahçeleri günümüze kadar korunmuş ya da yeniden yapılmış. Isuien de bu bahçelerden ve bölgedeki en güzellerinden. Önce bahçe girişinin yanındaki ufak müzeyi gezdim sonra da bahçede belirlenmiş rota üzerinde yürümeye başladım.

Bahçeyi gezerken, her adımda her farklı açıda ne kadar güzel manzaralar sunduğunu görüp şaşkınlıkla bakarken bu ilgimi merak eden biriyle de tanıştım. Ian Avustralyalı 52 yaşında bir gezgin. Aynı zamanda da bahçivanlık da yapmış ve bu bahçecilik işlerinden gayet iyi anlıyor. Isuien’den çıktıktan sonra anladık ki rotamız aşağı yukarı aynı parkı beraber dolaşmaya karar verdik. Ian old school gezginlerden, elinde 30 yıl önce Japonya’ya geldiğinde aldığı turist rehberi ile geçtiğimiz yerler hakkında yazılanları okuya okuya ilerliyor. Aslında benim de işime geldi bir nevi rehberim oldu. Muhabbetimiz sırasında öğrendiğime göre 5 dil biliyor. Eskiden İngilizce öğretmeniymiş, zaman zaman gezilerini anlatarak da para kazanmış. Türkiye’ye 3 kez gelmiş (İstanbul, Antalya ve civarı, Trabzon’dan Gaziantepe kadar bi gezi daha) Dediğine göre Almanya’dayken Türkiye tanıtım kültür faaliyetleri uyarınca ilk Antalya gezisi ücretsiz sağlanmış. O zamanlar böyle tanıtım amaçlı turist getiriyordu ülkeniz dedi. Yine Kyoto hakkında aldığım yoruma göre pek birşey değişmemiş, şehir güzel korunuyor. 30 yıl önceye göre de özellikle büyük şehirlerde turistlere daha çok kolaylık sağlandığını söylüyor. İlk geldiğinde Tokyo Shibuya istasyonundan yaklaşık bir saat çıkışı bulamadığını gülerek anlatıyordu.

Isuien Fotoğrafları: https://goo.gl/photos/38cd4ppAFYv4EnHW7

Isuien’den sonra Todaiji tapınağına doğru geçtik. Bu tapınak dünyanın en büyük ahşap yapısı ve aynı zamanda içerisinde yine en büyük Buda heykeline de ev sahipliği yapıyor. Şunu da belirtmekte fayda var, bu tapınaklar yapılırken çatılarında çivi kullanılmıyor. İç içe geçmeli tahta parçalar ile yapılıyor, bu aynı zamanda binalara esneklik sağlayarak depremlerden koruyor.

Resimlerden dikkatinizi çekmiş olabilir bir çok yerde öğrencileri görüyorsunuz. Benim gittiğim hafta dönemin son ya da bir önceki haftasına denk geldiği için öğretmenler de öğrencileri böyle tarihi ve turistik yerleri gezdiriyordu. Ya da parklarda falan da mezuniyet fotoğrafları için bir araya gelmiş öğrenciler görebiliyorsunuz.

Nara parkta son durak Kasuga Tapınağıydı. Görsel olarak yosun tutmuş taş lambalardan oluşan koridorlar çok hoş gözüküyordu. Yine Ian’dan öğrendiğime göre yoğurt sürülerek yapılıyormuş, 5-6 ay içerisinde yosun kaplıyormuş. Ayrıca park içerisinde çok büyük ağaçlar vardı ve Ian’ın tahminine göre en azından 300 yaşındaydılar.

Tüm Nara Park fotoğrafları: https://goo.gl/photos/99T7i9gauZByCymh6

Ian ile yolda konuşurken Fushimi Inari tapınağına gitmediği ortaya çıtkı o da bana eşlik etmek istediğini söyledi. Çıkışta birer maraş dondurması (evet sabah önünden geçtiğim dükkanlar kapalı olduğu için görmemişim, Türk dondurmacı varmış orada) yiyip, tren ile Kyoto yönüne doğru yola çıktık. Dikkat etmek gereken bir şey var JRPass geçen tren Inari durağında duruyor fakat diğer hızlı trenler durmuyor. Önceden fark ettik ve ara durakta tren değiştirerek doğru trene binebildik.

Inari bildiğim kadarıyla pirinç tanrısı ve Japonlar için eski dönemlerde kıtlığın en önemli göstergesi pirinç yokluğu. Fushimi Inari da bolluk için adanan torii kapıları ile ünlenmiş merkezi bir tapınak. Çeşitli şirketler hatta şahıslar da işlerine bolluk dileklerini buraya bir kapı dikerek somutlaştırıyormuş. Bu şekilde bağışçılardan gelen kapılarla birlikte toplam 30binin üzerinde kapı olduğu söyleniyor. Aralarından geçerken de o kadar sık kapı var ki aslında üstü kapalı koridordan geçiyor gibi oluyorsunuz.

Bu koridorlar zaman zaman daralıp zaman zaman ufak alanlara açılıyor. Genel olarak da 2 büyük halka şeklinde düşünülebilir (çıkarken böyle gözükmüyor kesinlikle insanları takip etmezseniz farketmeden geri dönüş yoluna girebiliyorsunuz) İlk etapın sonunda ufak bir restoranın da bulunduğu Kyoto manzaralı bir alanda dinlenebiliyorsunuz. Bu alana gelmeden Ian geç olmadan dönmek istediğini söyledi, fotoğraf çekilip orada ayrıldık. Genelde ziyaretçiler birinci etaptan sonra manzaranın tadını çıkarıp geri dönüyormuş. İkinci bölüm de ilki kadar uzun olduğundan ve sabahtan beri yürüdüğümden ben de ilk etabı bitirip güzel manzaranın tadını çıkarıp dönüşe geçtim.

Akşam yine hostelde sonraki günün yani Tokyo’nun planını yapmak çantadaki eşyaları düzenlemek ve fotoğrafları yedeklemek ile geçti. Çanta düzenlemek kısmını biraz açayım. Büyük sırt çantasını ara ara şehir değiştirdikçe düzenlemem gerekiyor. Örneğin kirlileri torbaya koyup ara ara alta alıyorum, hava durumuna göre ceketi en üstte tutuyorum ya da ertesi gün giyerim dediklerimi çantanın derinliklerinden çıkartıyorum. Bunlar özellikle şehir değiştirip çantamı istasyonda ya da checkin yapmadan kalacağım yere bırakacaksam zaman kazandırıyor. Sırt çantamda zaten sadece gezerken kullanacağım şeyler oluyor. Fotoğraf makinesi, yedek pilleri, şarj aleti, powerbank, hava durumuna göre şemsiye ya da hafif bi ceket, su şişesi, belki bi sandviç…

Burada Kyoto’da çekip özellikle bir yere dahil edemediğim diğer fotoğrafları bulabilirsiniz: https://goo.gl/photos/BM4FEB9m3Wq6EmMG7

Gün 7: Tokyo – East Gardens, Kyu Shiba Rikyu, Tokyo Tower, Ginza

Önceki yazımın sonunda dediğim gibi hava durumuna göre şemsiye, ceket de alıyordum yanıma ama Tokyo’ya geçerken bunu akıl edemedim. Kyoto’da hava gayet güzeldi halbuki. Tokyo’ya inip ilk iş olarak turist info masasını buldum. Üzerine kalacağım yerin durağını ve hattın adını işaretlettiğim güzel bir metro haritasını aldım. Gidip IC kartlarla ödemesini yapabildiğiniz kilitli dolaplara büyük çantamı koydum, yanıma da ceket falan almadım. Sonra istasyondan bir çıktım hava kapalı. Neyse farketmez diyecektim ama az ilerleyince yağmur başladı. Dönüp istasyonun ücretsiz internetine bağlanıp baktım bir iki saat daha yağmurlu gözüküyor. Saat de neredeyse 2 olmuş zaten, ben de günü öyle heba etmek istemiyorum. Mecbur gidip kilidi açtım, verdiğim 400 yen boşa gitti, ince ceket yağmurluk ve şemsiyeyi (iyi ki en üstlere koymuşum) yanıma alıp tekrar kilitledim.

Tokyo’yu 3 gün 3 bölgeye bölmeye niyetim vardı, ilk gün istasyonun kuzey çıkışında bulunan Imperial Palace Bahçesi, Tokyo istasyonunun güney tarafları Ginza, Tokyo Kulesi ve civarını, ikinci gün Sanja Matsurinin ilk günü olduğu için Sensoji bölgesi, komşusu Akihabara, son gün de Shibuya Shinjuku tarafları…

İlk gün niyetlendiğim yerlerden bi Kyu Shiba Rikyu ve Hamarikyu saatleri itibariyle erken gidilmesi gerekiyordu. Onun dışında istasyona yakın olduğu için önce kısa bir metro yolculuğu ile Yasukuni tapınağına gittim. Burası Japon savaşçılarına ve savaşta ölenlere adanmış bir tapınak. Müze içerisinde ölenlerle ilgili yazıtlarda varmış ama ben acele ederek dış bölgesini ve bahçesini gezdikten sonra buradan ayrıldım. Buraya gelmemin sebeplerinden biri de 5 dk yürüme mesafesinde Imperial Palace East Gardens girişi olması. Bu bahçeyi de boydan boya geçerek tekrar Tokyo istasyonuna dönmüş oldum.

Imperial Palace East Garden fotoğrafları: https://goo.gl/photos/iGXgDn9KicwVq2hn9

İstasyona döndükten sonra yine hızlıca metroya atlayıp Kyu Shiba Rikyu ve komşusu Hamarikyu bahçelerinin olduğu tarafa gittim. Metroya yakın olan Kyu Shiba Rikyu’da panço şeklinde yağmurluğum, bi elimde şemsiyem bi elimde fotoğraf makinemle 20-25 dk kadar güzel fotoğraflar yakalayıp içerideki turu tamamladım. Ama çıkışta saat zaten 4 buçuk olmuştu, görevliye sorduğumda Hamarikyu’ya yetişemezsin dedi (genelde müze garden vs gibi yerlere kapanıştan yarım saat ya da bi saat öncesinde girişi kapatıyorlar)

Kyu Shiba Rikyu Garden’dan fotoğraflar: https://goo.gl/photos/UprQmDKV6cGmJt1a8

Ben de Tokyo Tower’ın yolunu tuttum. Kuleye çıkma niyetim de olmadığı için bundan sonraki gideceğim yerlerin kapanma gibi bir derdi yoktu. Buraya da yaklaşık 15-20 dk yürüyüşle ulaşıyorsunuz. Aslında direk dibine kadar gitmenize de gerek yok hemen yanındaki Zojoji tapınağı ile beraber çok güzel poz veriyorlar. Zozoji önünde güneşin batışına da yakın böyle güzel pozlar yakalamaya çalışırken bi tipik Türk amca-teyze çiftiyle karşılaştım. 1 km öteden görseniz Türk dersiniz öyle yani 🙂 Ayak üstü lafladık Avustralya’da yaşıyorlarmış aslında gezmeye gelmişler bir haftalığına.

Diğer Tokyo Tower fotoğrafları: https://goo.gl/photos/9E8YUfZEoTuhwnQB6

Sonra tekrar aynı yoldan dönerek önce karnımı doyurdum sonra da Ginza tarafına yürümeye başladım metroya insem mi diyecektim ki yer altında ayrı bi dünya ile karşılaştım. Yürü yürü bitmeyen bir yer altı şehri sağda solda büyük plaza otellere çıkışlar, sağlı sollu büyük mağazalar, ortada mini pazar yeri ve gayet kaliteli bir grubun müzik performansı. Ortamın Videosu – Grubun müziği için bir video daha (grubun adını bulamadım bilen haber ederse çok sevinirim, önlerindeki yazıda grup adı sandığım şeyi not almıştım ama arattım yemedi: “Earty and laid-back (Takuji Aoyagi)” )
Edit: buldum https://www.facebook.com/bacelvajohn/  バセルバジョン

Grup müziğini bitirip ben de dinlendiğimde kalkıp Ginza caddelerinde dolanmaya başladım. Ginza aklınıza gelen bütün lüks markaların mağazalarının olduğu yine bol ışıklı caddelerden oluşan bir semt. Resimdeki kavşak en bilinen ve fotoğraflanan yerlerinden. Bunun dışında Kabuki Tiyatrosu da burada bulunuyor. Kabuki Japonların eski geleneklerinden gelen bir sanat akımı. Abartılı kıyafet ve makyajlar ile genelde erkekler tarafından oynanıyor. Eskiden kadınlar da oynuyormuş ama biraz da oyuncuların azalması ve ilgisizlikten bir süre sonra erkeklere kalmış. Kadın rollerinde oynayan erkekleri, fotoğraf ve videolardan gördüğüm kadarıyla, cidden başarılı olduklarını gördüm. Aşağıdaki resimde sağda Ginza’daki Kabukiza sahnesini görebilirsiniz. Birkaç fotoğraf daha Tokyo albümünde bulunuyor: https://goo.gl/photos/WUtuwiR7a1ifP9vo7

Artık geç olduğunu da farkedip önce Ueno istasyonuna, parka şöyle bir bakındıktan sonra da çantamı Tokyo istasyonundan alıp kalacağım otele geçtim. Burada da yaşadığım ilginç olayı anlatayım. Otele gittim rezervasyonum vardı dedim, resepsiyondaki kız pasaportumu istedi, uzattım. Önce bi sevinç çığlığı sonra da merhaba diye bi ses duydum. Meğer bizim resepsiyonistin bir arkadaşı Antepli bir Türk ile evlenmiş. Onların da vesilesiyle bir sefer Türkiye’ye gelip İstanbul’u ve Gaziantep’i gezme şansı olmuş. Burada basit bikaç cümle de öğrenmiş dönmeden. E tabi lokumu haketti hemen ikramımı yapıp odama geçtim.

Gün 8: Tokyo – Tokyo Sky Tower, Sumo Arena, Sensoji, Akihabara

Bugün ve yarınki planlarım biraz Sanja Matsuriye göre şekillendi. Sanja Matsuri Sensoji tapınağı ve Asakusa tapınağı civarında omuzlarda mobil tapınaklar (mikoşi) gezdirerek yapılan bir festival. İnanışa göre bu bölge işletmelerine ve halkına uğur getiriyormuş. İlk gün öğleden sonra kalabalık Sensoji tapınağında toplanıyor ve festival geçit töreni ile başlıyor. İkinci gün gündüz çocukların ufak mikoşiler taşımasını öğleden sonra 5.30 gibi büyüklerin mikoşi geçiti izliyor. Özellikle ikinci gün 100 civarı mikoşi etrafta dolanıyor. Özellikle akşam saatlerinde ışıklandırmalarla birlikte gayet güzel ve eğlenceli görüntüler oluşuyor. Üçüncü gün ise 3 büyük tapınağa ait mikoşiler gezdiriliyormuş, o gün ben dönüşe geçmiştim.

İlk gün seremoni öğleden sonra başlayacağı için sabahtan yakın çevrede bulunan Tokyo Sky Tower ve Sumo Arena’yı (Ryogoku Kokugikan) göreyim dedim. Sky Tower kaldığım yere yarım saatlik yürüme mesafesindeydi yukarı çıkmadım, pek ilgimi çekmedi. Altındaki mini çarşıyı gezip. Birkaç fotoğraf çektikten sonra hemen yanındaki metro ile (JR değil) Ryogoku Kokugikan’a geçtim.

Japonya planları yaparken burada Mayıs ayında Büyük Turnuva olduğunu öğrenmiştim fakat 1 ay öncesinden baktığımda bile biletler tamamen tükenmişti ama kapıda bilet alınabileceği yazıyordu. Ben de buraya aslında bu umutla gelmiştim. O günün biletleri 7.45’te açıldığında satışa çıkıyormuş. Fakat geldiğimde sabah saatleri olmasına rağmen (11 civarı) bilet kalmamıştı, sanırım ilk açıldığı saatlerde burada olmak lazım bulabilmek için. Ben yine buraya gelen birkaç sumocu fotoğrafı yakalayıp döndüm. Meraklısı için “Arashio-beya Sumo Stable” sabah çok erken saatlerinde (6.00 civarı yanlış hatırlamıyorsam) antrenmanlarını dışarıda pencereden seyretmenize izin veriyor. Önceki günden antrenman olduğunu telefonla teyit etmek isteyebilirsiniz. Bu işin de aslında piyasası oluşmuş. Takımların antrenmanlarını izlemek üzere bilet satan organizasyon yapan firmalar da varmış. Fiyatlar yüksekti, saatleri de dediğim gibi çok çok erken.

Buradan Asakusa civarına döndüm, etrafı biraz turlayıp karnımı doyurup Sensoji’nin ilk geçit törenini seyrettim. Sensoji’nin merdivenlerinde yüksekte güzel yer kaptım sanarken kalabalık nedeniyle beklediğim kadar güzel fotoğraflar yakalayamadım. Ama ertesi gün için güzel tecrübe oldu 🙂 Buraya yarın tekrar geleceğim için geçit töreni sonrası Ueno Parka ve Tokyo Ulusal Müzesine geçtim.

Tokyo ulusal müzesi içerisinde çeşitli binalar konsept sergiler ve müzeler bulunuyor. Ana binadaki müzede Japon tarihini ve sanatını kronolojik olarak takip ediyorsunuz. Girişte alacağınız broşürü de okursanız tarihinin önemli dönüm noktalarını, kültürlerin gelişimini ve etkilendiği unsurları ile görebiliyorsunuz. Bu yüzden buraya vakit ayırdığıma memnun kaldım. Müze Ueno park içerisinde bulunuyor. Parkta başka konsept müzeler (nature and science, metropolitan art, western art) ve bir de hayvanat bahçesi bulunuyor. Bu park bildiğim kadarıyla merkezi ve 24 saat açık tek park. Bu yüzden özellikle geç saatlerde banka ya da çimlere uzanmış evsiz görebilirsiniz. Bu park dışında ben sanırım hiç evsiz görmedim. Müzeden küçük bir not daha, girişte yazı olarak uyarı koymuşlar bazı eserlerin çeşitli nedenlerden fotoğraf çekilmesi yasak, yasak olanlara da üzerinde çarpı olan fotoğraf makinesi işareti koymuşlar önündeki bilgi yazısına. Yani mesela yan yana iki tane zırh var biri yasak biri değil, birini çekebiliyorsun birini çekemiyorsun, kontrol falan da yok ama insanlar kurala uyuyor gördüğüm kadarıyla. 🙂

Müzeden daha fazla fotoğraf için: https://goo.gl/photos/jqNMq4h53rWi9GUt5

Müze çıkışı çok geçe kalmadan Akihabara’ya yüriyim dedim. Elektronik aletler, anime, oyun zımbırtıları için birebir diyorlardı bu bölge için. Akşama kadar o dükkan senin bu sokak benim dolandıktan, kulaklarım kadın japon şarkıcı sesinden sağır, gözlerim renkli ışıklı tabelalardan kör olmadan otele geri döndüm.

Gün 9: Sanja Matsuri, Shibuya, Shinjuku

Açıkçası her gün her gün saatlerce yürümenin sonunda bugün biraz yorgun olduğumu farkettim. O yüzden biraz geç kalktım. Öğlene doğru festival alanına doğru yol aldım. Saatlerinden emin değildim o yüzden biraz doğaçlama oldu. Sensoji civarında sokaklarda dolanırken çocuklar için yapılan daha küçük mikoşilerin geçişi için hazırlık yapan bir grup gördüm. Ara sokaklarda zaten çıkış noktalarını görebiliyorsunuz, ya evlerin kapılarında mikoşi oluyor ya davul flüt ile müzik sesi geliyor.

Gündüz 2-4 civarı çocuklara ayrılmış. Sanırım yaş ile ilgili öyle katı bi sınır yok, biraz daha büyük olanlar ön arabada flüt davul çalma gibi görevleri almışken biraz küçükler mikoşiyi taşıma görevini almış. İyice küçükler de bu ikisi arasındaki ipi tutuyor 🙂 Çirkin çocuk olmaz zaten ama bunlar çoook şekerler.

Bir yanlarında anneleri babaları, önde yaşlılar, aralarda büyüklerden yardımcılar, tabi mikoşinin çok ağır gelmemesi için birkaç büyük daha. Bu şekilde 15-20 dk’da bir ara sokaklarda belirlenmiş noktalarda mola vererek bir bir buçuk saat kadar dolandılar. Her verilen molada çocuklara bisküviler meyve suları ikramları yapıldı, bazıları yer değiştirdi flüt çalan davula, ip tutan mikoşi taşımaya, sanırım herkesin net bi görevi yok takılıyorlar aralarında.

Sonunda 4.30 gibi durduklarında 15-16 yaşlarında çocuklardan biri geldi yanıma belli ki yeni İngilizce öğreniyor, pratik yapmak istiyor. Ayak üstü bir iki lafladık, nasılsın nerelisin faslından sonra törenin sonrasından bahsetti. 6 gibi Sensoji’ye doğru büyükler yola çıkacak istersen sen de ordan itibaren taşımaya yardım edip katılabilirsin dedi. Bir de ekledi, dikkat et Sensoji’nin mikoşisi biraz tehlikelidir, en büyük o olduğu için hem çok kalabalık olur hem de yakuzaların mikoşisidir dedi. Ben açıkçası akşam geçidin neredeyse tamamını izledim böyle özel, ayırt edilecek bir mikoşi göremedim, kaçırmış da olabilirim tabi. İngilizce muhabbet etmeye çalışan çoğu Japon gibi o da İngilizcem kötü kusura bakma diyince düzelttim hemen “gayet iyi, zaten pratik yaptıkça gelişir aferin böyle devam et” diye. Dillerin, özellikle de alfabe ve seslerin farkından dolayı telaffuzlarında sıkıntı oluyor, bu bi gerçek ama bu biraz cesaretlerini de kırıyor anladığım kadarıyla, destek olmak lazım.

Akşam ki seremoniye ben de hazırlanmak için gittim bi güzel karnımı doyurdum. Hadi biraz yemekten de bahsedeyim. Böyle hızlıca oturayım yiyip kalkayım tarzı (bizim dönerciler gibi belki) restoranlar var her yerde. Genelde önünüzde yandaki resimdeki gibi bi düzen olur. Islak el bezi adetleri var, bazı yerlerde bez sıcak da olur aynı zamanda. Bazı yerler paket ıslak mendil ile çözebiliyor da bu işi. Bu yerlerde çatal kaşık bulmanız pek mümkün değil, sormadım gerçi ama sanmıyorum olacağını. Daha lüks restoranlarda olabiliyor sanırım Tokyo’da vardı mesela sormadan getirdiler. Siparişi girişte bir otomattan veriyorsunuz. Restoranın önünde menü oluyor genelde oradan beğenip fiyat vs görüp öyle girmeniz daha iyi çünkü otomat başında sıra oluşsun istemezsiniz. Zaten giriş ekranı Japonca iyice eliniz ayağınıza dolaşmasın 🙂 Sağ üstte sağ olsunlar İngilizce menüye geçiş için buton var. Oradan dil değiştirip udon, noodle, kırmız et, tavuk, pilav, çorba (bizim çorbalara çok benzemiyo) ve bunların çeşitli kombinasyonları şeklinde seçeneklerden seçiyorsunuz. Parasını da delikten verince size bir kağıt veriyor, yerinize otururken o kağıdı da çalışana veriyorsunuz. Pilav üstü et ve çorba et pilav set menü benim sevdiğim tercihler, bir sefer udonlu menü de yedim o da fena değil, onun resmi de aşağıda. Udon daha kalın olduğu için heralde biraz daha ucuz oluyor. “Peki çubukla nasıl yiyicez biz bunu, çorba var diyorsun” diyeceksiniz. Öncelikle Türkiye’de ufaktan pratik yapsanız iyi olur, ben bi ara netten noodle sipariş edip gelen çubuklarla pilav üzerinde youtube videoları izleyerek deneyler yapmıştım. Onun dışında gözlem yeteneği de önemli. Rahatsız etmeden diğer masalardakileri izleyin nasıl yiyolar diye, onları taklit edin. Ben o şekilde son kalan pirinç tanelerinin kafaya diker gibi çubukla ağıza itildiğini öğrendim. Ya da çorbanın aynen kafaya dikildiğini. Şu küçük kaşıkları da sulu yemeklerde özellikle çubukla almadan önce udonu toparlamak için falan kullanıyorlar onda daha ben de iddialı değilim. Bu arada pilavlar tuzsuz ve masada tuz yok. Tuz yerine Japonlar gibi soya sosu kullanabilirsiniz, azıcık damlatsanız bile gayet tuzlu gibi yapıyor. Bazı yerlerde su yerine/yanında sınırsız sıcak ya da soğuk yeşil çay ikramı da oluyor.

Yemek faslından sonra tekrar Sensoji’ye doğru yol aldım. Yol boyunca da taşınan mikoşilere eşlik edip tapınak alanına vardım. Önceki günden tecrübeliyim fotoğraf çekecek köşeyi kaptım: tapınağın merdivenleri en üst basamak ama önler mümkünse köşe, yakın plan alayım diyorsanız en alt basamak da olabilir tapınağın karşısından gelip tapınağın önünde coşup sola dönüyorlar. Akşam saatleri, ışıklar, mikoşilerin renkleri, insanların coşkusu nasıl anlatılır bilmiyorum o yüzden ben fotoğraf ve videoları görmeye davet ediyorum. https://goo.gl/photos/1CdhDrMWtfuWheaZA

Akşam çok geçe kalmadan atladım Shibuya’ya gittim. O ünlü kalabalık yaya geçidinden geçtim kısa ama videosu burada Aslında amacım sake bar bulmaktı, önce caddeleri boydan boya taramalarım sonra da internetten aramalarım sonunda 3 tane buldum ama birisi kapalıydı, birini ben bulamadım, bulduğum yerde de sadece ayakta durabiliyordun. Ben de çok yorgun ve açtım o yüzden sake sevdasından vazgeçip güzelce bi yerde karnımı doyurup biramı içeyim dedim. Etrafta alternatif çoktu ama menüsündeki eti gayet iştah açıcı bulduğum bir yere oturdum. Aslında bu tür restoranlarda da sake bulunuyor ama işte tek gezmenin dezavantajı, tek gidip restoranda içmek tuhaf olur. Bar ortamı falan en azından daha ayak uydurulabilir ya da bi şekilde birileriyle tanışabileceğin bir ortam, artı sakenin servisi içilişi falan bilmediğim bir şey ortamında içmek daha iyi. Anlayacağınız bi içimde kaldı, şöyle kafa iyice güzel olmadan döndüm Japonya’dan.

Ha bir de restorandaki ekmek olayını da anlatayım. Siparişi verdim gayet güzel löp kocaman et parçası geldi önüme de ekmeksiz gitmez ki bu. Garsonu çağırdım “Pan” dedim. Önceden tedarikliyim ekmek lazım olur diye ezberledim Japoncasını. Bi tepki alamayınca tekrarladım “Pan, bread” elimle de işaret ediyorum. Yok, adam ekmeğin icadından haberi yok gibi bakıyor. Adamda İngilizce de 0 siparişi verirken bi denedim de oradan biliyorum. Hatta 5 üzerinden değil 100 üzerinden 0. Neyse bir iki sefer daha tekrarlayınca sanırım kelimeyi Japonca söylediğimi bi şekilde idrak etti ama surat ifadesi hala şok geçirmiş gibi. Bir de getirdiği de 2 parmak büyüklüğünde 4 dilim ekmek. Karnımızı doyurdu neyse ki.

Diğer Tokyo fotoğrafları: https://goo.gl/photos/WUtuwiR7a1ifP9vo7

Gün 10: Hiroshima – Museum, Park

Bugün baştan beri joker gün olarak aklımdaydı. Boydan boya Fukuoka’dan Tokyo’ya olan yolculuğumda büyük şehirlerin çoğunu gördüm, en azından bu kadar kısa sürede görülmesi gerekenleri. (Az daha uzun olsa belki Nagoya ya da Kobe belki Himeji de eklenebilirdi) Bugünü ise güzergah üzerinde eksik kalan yerlere ayırmıştım. Örneğin Hiroshima. Miyajima adasına geçmek için acele ettiğimden Hiroshima merkezde ancak 1 saat kadar kalabilmiştim. Özellikle Barış Müzesini ve Parkı görmeyi çok istiyordum. Daha önce gidebilmiş olsaydım da büyük ihtimal bugünü Tokyo’ya eklerdim.

Joker gün olmasının rahatlığıyla 9-10 arası kalktım. Toparlanıp otel çalışanlarıyla da vedalaşıp Tokyo istasyonunun yolunu tuttum. İlk shinkansen ile giderim derken hesaplar çarşıya uymadı. İlk shinkansen Kodama’ydı (küçük duraklarda da duruyor o yüzden o kadar hızlı değil, daha hızlı olan Nozomi ve Hikari var ama onlarda da JRPass geçmiyor, en iyi seçenek Sakura) Sakura olana da baya vardı yani beklesem de yine geç gidecektim. Ben de beklemiyim bineyim bari diyip bindim.

Hiroshima’ya vardığımda saat 3 civarıydı. İlk gelişimde öğrenmiştim kuzey çıkışında bozuk para ile çalışan kilitli dolaplar var, dolapların oradan istasyonun dışına çıkınca da otobüs durağını görüyorsunuz. Buradan turuncu ve yeşil diye 15 dk’da bir dönüşümlü 2 ücretsiz turist hattı kalkıp gezmelik yerleri ring yapıp buraya dönüyor. JRPass geçiyor ama diğer bölgesel biletler geçmiyor sanırım, 200 yen parasını verip binebiliyorsunuz. Ben de bunlardan birine binip müze durağında indim bu sırada saat 4’e yaklaşmıştı. Müzeye geldiğimde artık son ziyaretçileri alıyorlardı (5’te kapanış 4’te son ziyaretçi girişi) Ben de girip kapanana kadar gezdim. Müze kronolojik konu konu geniş odalardan oluşuyor. Önce atom bombası öncesi Hiroshima görüntüleri ile karşılaşıyorsunuz. Bu odada aynı zamanda 3 boyutlu görselleştirme ile bombanın düşüşü ve şehre etkisi canlandırılmış. Bir sonraki oda bombalama sonrası Hiroshima’ya ait, köşede ise o dönem yakınlarda bir okulda öğretmen olan birinin olay anını anlatışını dinleyebiliyorsunuz. Sonraki oda nükleer silahların keşfinden ve tarihçesinden bahsediyor. Almanya’nın denemeleri… Einstein gibi bilim adamlarının bomba yapılabileceğini doğrulaması… Amerika’nın Hitler’den önce atom bombası yapma telaşına girişi… Japonya’nın 2. Dünya Savaşındaki durumu… Bombaların atılacağı yerlerin belirlenişi… Bombaların ilk ve sonraki etkileri… Yeni nükleer silah araştırmaları ve nükleer silah karşıtı hareketler, konferans ve antlaşmalar… En son da alt katta bombanın atıldığı yerden kalma eşyalar, kurbanlardan hikayeler ile devam ediyor.

Dışarı çıkmadan önce de isteğe bağlı olarak bir form doldurarak nükleer araştırmalara karşı hareket için imza verebiliyorsunuz. Müzeden çıkınca park içerisinde anıt mezar, çocuk barış anıtı gibi yapıtları görebilirsiniz. Atomic Bomb Dome bu parkın kuzeyinde nehrin hemen karşısında kalıyor. Açıkçası böyle gezip tozup eğlendikten sonra buralar hafif bi hüzün bırakmıyor değil.

Çıkışta Fukuoka’ya dönmeden önce karnımı doyurmak için parkın kuzey çıkışındaki Okonomiyaki restoranına gittim. Daha önce Miyajima’da ayak üstü yemiştim ama çok beğenmemiştim. Okonomiyaki için Japon pizzası diyorlar ama o kadar basit anlatılacak bir şey değil şurada yapılışının videosu var: https://www.youtube.com/watch?v=nbpXdpBifZY
Bunların içindekilere göre çeşitleri ya da restorana göre tarzları farklı olabiliyor. Osaka ve Hiroshima’da farklı usullerde yapılıyormuş. Dediklerine göre Hiroshimalılar Osaka’daki daha iyi diyormuş ama genelde Hiroshima usulü daha ünlü sanki. Restorana geldiğimde 7-8 kişi sıradaydı, çıkarken de resimde gördüğünüz gibi en azından 10 kişi sırada (içeride 4 kişi oturarak bekliyor) Ben de lezzete 9/10, sunuma 10/10 vererek buradan ayrılıyor. Bir sonraki tren ile Fukuoka’ya, uçağımın kalkacağı şehre yola çıkıyorum.

Hiroshima tüm fotoğraflar: https://goo.gl/photos/BJtkvBPQCy2BPFFj7

Gün 11: Fukuoka – Canal City

Akşam Fukuoka’ya vardığımda saat 11’i geçiyordu. Rezervasyon yaptığım otel de istasyona yürüme mesafesindeydi yürüyerek otele doğru gittim. Daha önce Fukuoka’da da eğlence hayatının gayet canlı olduğunu duymuştum. Otel (Canal City’ye yakın) civarında alkolden ayakta zor duran 50 yaş civarı teyze, loş ışıklı sokaklarda mekana davet eden çalışanları falan görünce bi saat öncesine kadar buraların daha coşkulu olduğunu anlıyorsunuz. Asıl eğlence mekanları Tenjin bölgesindeymiş benim hem vaktim hem enerjim hem de pek hevesim yoktu, doğru otele gittim. Bir de daha ilk günü anlatırken söylediğim gibi burada pek İngilizce ya da en azından Romaji yazı da yok. Adam gel mel diyo mekana ama dışarıdan bişey anlaşılmıyor içerde ne olduğu, camekanda bir kaç japonca yazı o kadar. Birinin ıslıkla mekana çağırdığını da ilk kez burada gördüm, pek tekin gelmedi. Biraz da o yüzden bulaşmadım.

Ertesi gün gündüz gözüyle etrafı gezdim iki nehir arası oluşmuş adacık çevresinde ve parklarında dolandım. Bir de buraların en büyük AVM’si Canal City’ye gittim. Çok çeşitli dükkanlar, ufak bi indirim marketi, çeşit çeşit restoran bulunuyor. Ara ara klasik müzik dinletip bahçesinde fıskiyelerle gösteri de yapıyorlar. Resmi de yanda. Ufak bir iki alış veriş yaptım akşam üstüne kadar burada takılıp, karnımı doyurdum. Ardından önce otele gidip çantamı aldım sonra da akşamki dönüş uçağına yetişmek üzere metroya gittim. Havaalanı durağında IC kartım içinde kalan parayı ve depozitosunu aldıktan sonra dönüp Japonya’ya hüzünlü bir veda ettim.

 

 

Yemekler

Hemen baştan söyliyim, Japonya’da böcek falan yemiyolar!!! Hayır, köpek de yemiyorlar!!! Evet farklı bi mutfakları var ama o kadar farklı değil 🙂 Genel itibariyle restoranları en ucuzu bile gayet temiz ve düzenli, tezgahlardan da gönül rahatlığıyla alış veriş yapabilirsiniz. Aslında ara ara yukarıda yazılarda yemeklerden bahsettim ama burada tekrar toparlamak istiyorum.

Hızlıca ye kalk tarzı (bunun bi adı vardır heralde) restoranlar en kolay ve sağlam karın doyuracağınız yerler. Ben buraya gelirken ufaktan araştırma yapıp 1000 yen’in altına rahat doyabileceğimi öğrenmiştim. Bu mekanlarda udon, noodle, pilav, tavuk, kırmızı et, nugget vb ürünler ve bunlardan oluşan set menüler bulabilirsiniz. Set menü gayet doyurucu ve hesaplı olabiliyor ama pilav üstü et gibi seçenekler de gayet bi öğününüzü geçirecek büyüklükte de olabiliyor. Sol üstteki menüyü Kyoto’da gayet düzgün bi mekanda 820 yene almıştım. Sınırsız yeşil çay da vardı. Benzer bi menüyü 700 yene Tokyo’da istasyon yakınında da yedim. Örnek fiyat için bi fotoğraf da sağda var yine 820 yen (dikkat domuz eti içerir) köri soslu nugget ve pilav. Domuz etine denk gelmemek için ya çalışana sorun ya da emin olduğunuz tavuklu falan menüler seçin. Bir iki yerde “müslim menü” de yazdığını görmüştüm. Yine resim çekmediğim yine Tokyo’da 750 yen tutan çorba – kırmızı et – pilav – salata menüsü de vardı. Aynı yerde pilav üzeri et 600 yendi.

Bunlar dışında daha düzgün mekanlarda özellikle kaliteli kırmızı et, mesela kobe eti tatmak isterseniz 1500+ yeni gözden çıkarmanız gerekiyor. O parayı hakediyor mu derseniz bence çok da sıkışık bir bütçeyle gitmiyorsanız bi sefer midenizi bayram ettirseniz fena olmaz. Soldaki gibi dana eti ve biralı bir masa Tokyo Shibuya’da güzel bi mekanda 2000 yeni bulabiliyor. Kobe eti için de belki biraz daha fazla vermeniz gerekebilir. Bira mekanlarda biraz pahalı ama 7Eleven gibi marketlerden alırsanız 250-300 yen tutuyor.

Peki tezgahlar neler var? kalabalık turistik yerlerde, bazı tapınak girişlerinde, parklarda ya da festival alanlarında bol bol tezgahta yiyecek görebilirsiniz. Patates kızartması, tatlılar, dondurmalar (rendelenmiş buz üzerine sıvı aroma), çeşit çeşit et, sosis vb yemekler, tokeyaki hatta okonomiyaki gibi yiyecekler tezgahlarda bulunabiliyor. (Okonomiyaki yiyecekseniz düzgünce restoranında yiyin derim) Eğer oturmiyim dolaşmaya devam edeyim diyorsanız bu şekilde karnınızı doyurabilirsiniz. Onun dışında doyacak kadar yiyecekseniz küçük restoranlardan daha ucuz olmuyor. Temizlik konusunda gayet iyiler sıkıntı yaşamazsınız.

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *